Türkiye’de göç ve türk sinemasına yansıması
TÜRKİYE’DE GÖÇ VE TÜRK SİNEMASINA YANSIMALARI: 1960-2009
ÖZET
Türkiye’de iç göç …

Mürekkep nasıl bulunmuş. Ne için icat edilmiş. Tüm bu merakınızı gidermek için buyurun burada detaylı bir şekilde anlatılmaktadır.
M.Ö 2,500 yıllarında bulunan Çin mürekkebi bir yana, Mısırlılar da aşağı yukarı aynı çağlarda mürekkep kullanıyorlardı. Asurlular, Mısırlılar, hatta Yunanlılardan kalma, pişirilmiş toprak levhalar veya taş üzerine yazılmış pek çok yazıt, günümüze kadar ulaştığı gibi, Mısırlıların yeraltı mezarlarında da, mürekkeple (siyah ve kırmızı) yazılmış papirüsler bulundu.
Bu elyazmalarında Calamus, hatta tüy kalem kullanıldığı sanılmaktadır. Balmumu tabletler ve kazı kalemi, Yunanlılar ile Romalılar için düşüncelerini yazı halinde ifade etmeye yarayan tek araç değildi; ayrıca mürekkep de kullandılar. Zaten Plinius, Marcus Vitrunius Polio ve Dicskorides`in eserlerinde mürekkep formülleri yer alır.
Eskiçağ’da sepi ali ve demir tannanlı mürekkepler biliniyordu. Bu mürekkeplerin, elyazmalarını kopya eden sanatçılar tarafından kullanıldığı sanılmaktadır. Bazı parşömenlerde, baş harflerin erguvan rengi (temel maddesi zencefre, cıva sülfür ve kantaşı) mürekkeple yazıldığı görülür.

İlk kez müverrih Âşık Paşazade’nin “Tevârih-i Âli Osman” (Osmanlı Tarihi) isimli eserinde andığı ve tarihçi Fuad Köprülünün tahlil ettiği dört zümrenin Osmanlı oluşumunda aktif rol aldığı biliniyor…
Bunu dilerseniz, Âşık Paşazade’nin kendi ifadesinden okuyalım…
Müverrih diyor ki: “Hem bu Rûmda dört tayfa vardır kim, misafirler içinde anılır: Biri Gâziyân-ı Rûm, biri Ahıyan-ı Rûm ve biri Abdalaân-ı Rûm ve biri Bacıyân-ı Rûm’dur. İmdi Hacı Bektaş Sultan bunların içinden Bacıyan-ı Rumu ihtiyar etdi kim, o Hatun Anadır.

Çekirdek Dönüşümünden Atom Bombasına
Atom bombası kullanılmak zorunda mıydı? Szilard, 1945′ta Avrupa savaşı kazınılınca bombanın kullanılacağını anlamıştı. O,bombanın Japonların da katılacağı uluslararası bir seyirci kitlesi önünde denenmesini istiyordu; böylece Japonlar bombanın gücünü anlayacak, kimse ölmeden teslim olacaklardı. İlk atom bombası 6 Ağustos 1945 günü sabah saat 8.15′ta Japonya’nın Hiroşima kentine atıldı. Bir gün biri Szilard’ın yanında, bilim adamlarının buluşlarının tahrip amacıyla kullanılmasının bir trajedi(ağlatı, facia) olduğundan söz etti. Szilard bu sözü şöyle yanıtladı: “Bu yalnızca bilim adamları için değil, bir insanlık trajedisidir”
Atom çekirdeği önce, Nazi Almanya’sın da bölündüğü halde Almanlar bombayı niçin ABD’den önce yapamadı? Einstein, atom bombasının yapılmasını neden istedi? Altın Tavuslar adı takılan bilimciler kimlerdi? Oppenheimer ne yaptı? Feynman, patlama anında neler yaptı?
1911 yılı, bilim tarihinin ilginç yıllarından biriydi. Bu tarih, Marie Sklodowska Curie (1867-1934). Fransız Bilimler Akademisi’ne üyelik başvurusunun reddedildiği yıldır. Bu yıl, Belçika’da toplanan uluslararası Solvay Fizikçiler Konferansı’nda radyoaktiflik birimine Curie’lerin adının verildiği yıldır. Yine bu yıl, yanda fotoğrafını gördüğünüz Ernest Rutherford’un(1871-1937) atom çekirdeğini keşfettiği yıldır. Rutherford, ayrıca 1919 yılında, simyacıların ünlü düşünü gerçeğe dönüştürdü: Havada molekül yüzdesi olarak en bol olan azotu alfa ışınlarıyla bombardıman ederek onun oksijene dönüştüğünü gördü. Simyacılar, her şeyi altına çevirecek filozof taşını hiç bulamadılar; ama bir elementin insan elinde başka bir elemente dönüştürülmesi bir düşün gerçek olmasıydı. Bir element, başka bir elemente dönüşebiliyordu. İnsanoğlunun eli artık atom çekirdeğine gidiyordu. İlk yapay nükleer tepkime, çekirdeğe ilk müdahale. Atom çekirdeği, pozitif yüklüydü; nötral bir atomda elektron sayısı ile proton sayısının, yani birim negatif yüklü parçacık sayısı ile birim pozitif yükteki parçacık sayısının eşit olacağı açıktı. Çekirdekte pozitif yükten başka ne var acaba? Bu sorunun yanıtını Rutherford’ un öğrencisi James Chadwick(1891-1974) verdi: 1932 yılıydı. Alfa ışınlarıyla berilyum çekirdeklerini bombardıman edince yüksüz bir radyasyonun oluştuğunu açıkladı ve buna nötron dedi. Böylece atomun üç temel parçacığı bulunmuştu: elektron, proton ve nötron. Alfa, kendisi de bir çekirdek (helyum atomunun çekirdeği) olduğu halde, atom çekirdeğine giden yolu aydınlatıyordu.

Bilindiği gibi matbaa Johann Gutenberg tarafından icat edilmiştir. Gutenberg tek tek metal harflerle yüksek baskı tekniğini geliştirmiş. Gutenberg’in bu buluşundan sonra matbaacılık yaygın ve hızlı gelişen bir sektör olmuştur. Matbaanın ilk kez kullanılması Uzakdoğu’da başlamıştır. Bilinen ilk baskı VIII. yy. Japonya’da yapılmıştır. İmparatoriçe Shotoko Budizm’in kutsal metinlerini Sanskrit dilinde Çin alfabesiyle bastırmıştır.
İlk kez tek tek harfler dökerek baskı yapmayı Pi Sheng (960-1297) adında bir Çinli denemiştir. Pi Sheng porselenden harfler kullanarak matbaanın gelişimine hız kazandırmıştır. Ancak çok harfli Çin alfabesinde tek tek harfler kullanarak baskı yapma nedeni hala anlaşılamamıştır. Matbaa Çinlilerden Uygurlara geçmişlerdir. Uygurların IX. yy. itibaren baskı yaptığı bilinmektedir. (Tun-Huang mağarasındaki buluntular.)

Orhan Gazi babası Osman Bey’in anısına o dönem ki başkent Bursa’da büyük bir camii yaptırmaya karar vermiş. Emrindeki bütün mimarları çağırmış huzuruna. “Babam Osman Gazi’nin anısına güzel olduğu kadar görkemli bir camii yapılmasını istiyorum. En güzel projelerinizi yapın getirin bana.” demiş onlara. Kısa bir süre sonra bütün mimarlar en güzel projeleriyle Orhan Gazi’nin huzuruna gelirler.
Bütün projeleri tek tek inceleyen Orhan Gazi içlerinden en beğendiğinin sahibi mimarı çağırtmış ve ona kusursuz bir işçilik istediğini söylemiş; “Yörenin en iyi ustaların bulacaksın ve en kaliteli malzemeleri kullanacaksın, hiçbir masraftan da kaçınmayacaksın” diye de belirtmiş.

Matematik insanlık tarihinin en eski bilimlerinden biridir. Çok eskiden, Matematik sayıların ve şekillerin ilmi olarak tanımlanırdı. Matematik de, diğer bilim dalları gibi, geçen zaman içinde büyük bir gelişme gösterdi; artık onu bir kaç cümle ile tanımlamak mümkün değildir. Şimdi söyleyeceklerim, matematiği tanımlamaktan çok, onun çeşitli yönlerini vurgulayan sözler olacaktır. Matematik bir yönüyle, resim ve müzik gibi bir sanattır. Matematikçilerin büyük çoğunluğu onu bir sanat olarak icra ederler. Bu açıdan bakınca, yapılan bir işin, geliştirilen bir teorinin, matematik dışında şu ya da bu işe yaraması onları pek ilgilendirmez. Onlar için önemli olan, yapılan işin derinliği, kullanılan yöntemlerin yeniliği, estetik değeri ve matematiğin kendi içinde bir işe yaramasıdır. Matematik, başka bir yönüyle, bir dildir. Eğer bilimin gayesi evreni; evrende olan her şeyi anlamak, onlara hükmetmek ve yönlendirmek ise, bunun için tabiatın kitabını okuyabilmemiz gerekir. Tabiatın kitabı ise, Galile’nin çok atıf alan sözleri ile, matematik dilinde yazılmıştır; onun harfleri geometrinin şekilleridir. Bunları anlamak ve yorumlayabilmek için matematik dilini bilmemiz gerekir. Matematik, başka bir yönüyle de satranç gibi entelektüel bir oyundur.

Türkiye’ de okçuluk nasıl gelişti. Osmanlı da spor nasıldı? Türkiye’de okçuluk tarihi, nasıl gelişti hepsi burada diptekosede.com;
Osmanlı Türklerinde okçuluk, eski Türklerdeki okçuluk anlayış ve uygulayışının bir uzantısıdır. Ancak Osmanlı Türklerinde okçuluk daha büyük önem kazanmış, amaç ve uygulayışa yenilik ve genişlik kazandırmıştır.
Eski Türklerde olduğu gibi Osmanlılarda da okçuluk, ordunun etkinliğini ortaya koyan bir araçtı. Bu nedenle bu aracı en iyi biçimde kullanabilmek için eğitim ön planda tutulmuştur. Eğitim, doğal olarak yarışmayı da bünyesinde barındırıyordu. Okçuların birbirlerinden üstün olduklarını gösterme amaçları onları günümüzün insanını şaşkınlık içerisinde bırakan başarılara itmiştir.
İncelenen Türk oklarının ortaları kalın, baş ve sonlara doğru incelen, çok düz, esnek ve kozalaklı ağaçlardan yapıldığı saptanmıştır. Batılı araştırmacıların yaptıkları saptamalara göre “Türklerde okun uzunluğu, öncelikle oku atacak kişinin boyuna ve yayın niteliklerine bağlı” idi.

Tarihteki İlk Kahraman Kral
Bu öyküde yer alan konular yıllar boyunca ağızdan ağza geçerek destan halinde Sümerce olarak tabletlere yazılmıştır. Gılgamışın serüvenlerini kapsayan bir öyküdür.
Gılgamışın doğum hikâyesi:
Uruk şehrinin kralı olan dedesine, bir gün kâhinler; kızının bir oğlu olacağını ve seni öldürüp kral olacağını söylemeleri üzerine kral kızını bir kuleye kapatır ve kapısına bir bekçi koyar. Aradan zaman geçer ve kızı hamile kalarak çocuğu doğurur. Bu durumu gören bekçi, kralın korkusundan çocuğu camdan aşağı atar. o sırada bir kartal düşmekte olan çocuğu görür ve yakalar. Onu bir ağacın dibine bırakır. Çocukları olmayan bir aile bu çocuğu bulur ve adını her şeyi bilen anlamına gelen gılgamış adını verirler. Adına yakışır şekildede yetiştirirler.
Kral olma hikâyesi:

Merak eden arkadaşlara kaçınılmaz bir fırsat uzun uzun doküman da aradığınızı bulabilirsiniz. Dünya’yı gerçekten bu örgütler mi yönetiyor yoksa bir uydurma mı? Bu konuyu çok araştırdım. Fakat adı üstünde gizli bir örgüt olduklarından bu kaynakların ne denli gerçekleri yansıttığını bilmek zordur. Ama yinede okumanızı tavsiye ederim. Neler oluyor dünya da okuyun görün. Macera, adrenalin bu tarz şeyler arıyorsanız size tavsiyem film yerine dünyayı izleyin. Gerçekten görülmesi gereken enteresan birçok olaylar var. Okudukça araştırdıkça tüyleriniz diken diken oluyor. Vay be diyorsunuz neler dönüyormuş dünyada gerçekten diyip kara kara düşünüyorsunuz. Dünyayı yöneten gizli güçleri başlıklı birkaç kitap okudum. Alttaki konuyla örtüşmekte hepsi aynı kapıya çıktığı için bu bilgiyi paylaştım sizde faydalanın fazla bilgi göz çıkarmaz. Hele ki bu tarz bilgiler sizin gözünüzü daha da açacaktır. Dünya ya farklı bir açıdan bakacaksınız birden çünkü farkı düşünmeye başlayacaksınız. Neyse uzun tutmadan sizi yazıyla baş başa bırakıyorum. Kaynakları altta verdim. Boş bir yazı olmadığını bilin baya bir araştırma yapılmış. Yazan kişi kendi düşüncesine göre hareket etmemiştir.
Genel durum
Yeni Dünya Düzeni’nin dünyayı yeniden paylaşmada Türkiye’nin başına 21. yüzyılda inanılmaz çoraplar örülmek istenmekte ve Türkiye adım adım Sevr koşullarına sürüklenmektedir. Oynanmakta olan bu satranç oyununda Türkiye’de dev bir operasyon yapılmış ve “Şah” köşeye sıkıştırılmıştır (Manisalı 2002a ve 2002b). Mat olup olmaması bundan sonra Türk Genelkurmayı’nın atacağı adımlara bağlıdır. ABD tarafından planlanan bu operasyon, AB ülkelerinin de yardımıyla şimdilik başarıyla yürütülerek hedeflenen ekonomik kriz ülkede başarıyla yaratıldıktan sonra, tüm piyonlar rollerini başarıyla oynamışlar ve 79 yıl önce Hilafeti kaldıran Türk devletinin tepesine Hilafetçi artığı ve ABD kuklası bir parti usta bir manevra ile -umutsuzluk içindeki halk kandırılarak- geçirilmiştir.
Tüm hükümet üyelerinin ve bakanlarının Nakşibendî veya Fethullahcı bağlantıları Aydınlık dergisinde yayımlandığı halde sadece bir iki bakandan tekzip gelmiştir. Hükümet üyelerinin büyük çoğunluğu ünlü Abant Toplantılarını düzenleyen Fethullahçı örgütlenmenin odağındaki Birlik Vakfı’nın üyesidir. Bir zamanlar “demokrasi Tramvayı”na gerekirse binebileceğini ya da ereğine ulaşmak amacıyla papaz giysisi bile giyebileceğini söyleyen, camilerin kubbelerini miğfer olarak takacak, minareleri de mızrak olarak kullanacak Tayyip Erdoğan liderliğindeki kadronun yönetiminde Türkiye’yi ileride daha vahim sorunların beklediği açıktır.

İlginç bir haber diyicim ama olmayacak neden? Çünkü mısır’ın zaten tarihini incelediğinizde bu ilk yaşanan bir olay değil herkes yakınıyla birlikte oluyor. Star gazetesinde Aziz Üstel’in köşe yazısın da şöyle yazıyor;
Mısır tarihinin gerçekten de en çok merak edilen firavunu Tutankamon ya da Kral Tuttur.
Ta 1922 yılında İngiliz Arkeolog Howard Carter, firavunun mezarını buldu bulalı, tarihçiler kafa patlatır durur, 18 yaşındaki bu genç firavunun neden öldüğünü anlamak için.
Kimi at arabasından düştü öldü der; kimi kan zehirlenmesi, kimi de kalça kemiği kırıldı! Sonunda, Kahire Tıp Fakültesinde, 11 değişik mumyadan alınan DNA örnekleri sonucunda Tutankamon un sıtmadan öldüğü saptanmış. Üstelik babası Akhenaten, çok Tanrılı dini düzenden tek Tanrılı düzene gitmek için uğraşırken, rahiplerce öldürülmüş. Ama en çarpıcı sonuç, çocuk firavunun annesiyle ilgili
Meğer anasıyla babası kardeşmiş!
Eh böyle bir evlilikten doğan çocuğun 19 yıl yaşaması bile başlı başına mucize!